KILIÇ HAKKI

MABED-İ MATÊM

Evlad-ı Fatihân’ın mahsun mabed-i

Gülsün yüzün, bitti kara matem-in

Din-i Mübin’in ser mührü hatem-i

Bayramdır mümin-i İslâm âlem’in

******

Alem-i Turanda nekâhat son buldu.

Kâl’ayı kavi paitaht, dehre İslâmbol’du

Ümmet-i emanetin, neş’eye  gârkoldu

Kırıldı, zincirler, prangalar; küfür kahroldu

(Yavuz Selim Pınarbaşı)

 

Aziz dostlar, İstanbul’un Bizans Döneminden günümüze gelmeyi başaran en önemli anıtı şüphesiz dünyanın sekizinci harikası olarak gösterilen ve Bizans’ın en görkemli eseri olan Ayasofya’dır. Konstantin ile birlikte Bizans İstanbuluna en önemli katkıları sağlayan İmparator Justirianus’un eseri olan Ayasofya, boyutuyla ve görkemiyle yüzyıllarca dünyanın en abidevi yapısı olarak kalmıştır. İstanbul’un geçirdiği yangın, deprem gibi birçok felakete de göğüs gererek günümüze değin ulaşmayı başarmıştır.

Ayasofya’nın inşaat düşüncesi Jüstinyen’in bir gece rüyasında bir Pîr’in kendisine dünyada bir eşi benzeri olmayan büyük bir mabed yaptırmasını, malını mülkünü kendi dini için sarf etmesini istemesi üzerine başlamıştır.

Ayasofya Kilisesi inşaatı Jüstinyen tarafından 532 yılının Ocak ayında başlatılmıştır. Mimarları Tralles’li(Aydın) Anthemios ve Milet’li İsidoros’dur.

İnşaatı 5 yıl 10 ay sürmüş ve 27 Aralık 537 tarihinde tamamlanarak kullanıma açılmıştır. Ayasofya inşaatının temeli için zemin suyuna inilene kadar 40 arşın (yaklaşık 30 metre) kazılmıştır.

Ayasofya inşaatının son aşaması olan kubbenin örülmesi zamanı geldiğinde Ayasofya Kilisesinin mimarı ortadan kaybolmuştur. Tüm şehirler aranır ancak mimar bulunamaz. Bulup getirene ödüller vaad edilmiştir.

Bu gelişme sonrası Konstantin ülkedeki tüm mimarları toplayıp kubbenin örülmesini ister. Ancak hiç bir mimar buna cesaret edemez. Bina 18 yıl boyunca bu şekilde yarım kalmıştır.

18 yıl sonra ortaya çıkan Ayasofya Mimarı Konstantin’in huzuruna getirilir ve neden kaçtığı sorulur. Mimar kendisinin kaçmadığını ancak binanın oturması için bu kadar zamanın geçmesi gerektiğini, eğer beklenmeseydi kubbe örüldüğünde binanın yıkalacağını söylemiştir. Sonrasında Ayasofya inşaatına giderek binanın 4 arşın (yaklaşık 3 metre) oturduğunu ispatlamıştır. (Bazı kaynaklarda mimarın 10 yıl ortadan kaybolduğu ve döndüğünde binanın 5 arşın oturduğu belirtilmektedir.)

Jüstinyen inşaat sırasında kendi hükümdarlığındaki bütün ülkelere mektup yazarak Ayasofya inşaatında kullanılmak üzere en kaliteli mermer ve madenlerden yüksek direkler ve döşemelikler kestirilmesini ve ulaştırılmasını istemiştir.

553 ve 557 yılındaki depremler sonrası Ayasofya ana kubbesi zarar görmüş ve hizmete açıldıktan 20 yıl sonra Mayıs 558’de ana kubbe yıkılmıştır. Ayasofya mimarlarından İsidorus’un yeğeni olan genç İsidorus tarafından onarılmıştır.

989 yılında yaşanan depremde büyük hasar görmüş ve 996 yılında onarılarak tekrar hizmete açılmıştır.

Bizans’ın son yüzyılında, artık ölmekte olan şehir ile beraber Ayasofyada bakımsız ve tamiratsız kalmıştır. 1422’de Floransalı kartograf Buondelmonti’ye göre “Ayasofya’nın şimdi sadece kubbesi durmaktadır,geri kalan her şey yıkılmış ve harabeler içindedir.”

Osmanlı’nın İstanbul’u fethi sonrası Ayasofya kılıçla alındığı için Selâtin Camisi olacak şekilde değerlendirilmiştir.

Fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un tarihini bilenen kişileri bilgeleri toplayarak İstanbul’da bulunan binaların kim tarafından ne zaman yapıldığı ile ilgili bilgiler toplatmıştır. Ayasofya’ya ait kitaplar Türkçe’ye çevrilmiştir.

Feth’in 2. günü olan 30 Mayıs 1453 Çarşamba günü Ayasofya’ya giren Fatih Sultan Mehmet ve devlet erkanı Cuma gününe kadar minber ve mahfel yapılması emredilmiştir. Yapı içerisinde hristiyan inancını çağrıştıran tüm süslemelerin kaldırılması istenmiştir. Bunun üzerine bir çok mimar gece gündüz çalışarak Cuma gününe kadar Ayasofya’yı içinde namaz kılınmaya müsait bir yer haline getirir.

1 Haziran 1453 Cuma günü Fatih Sultan Mehmed Ayasofya Camisinde ilk Cuma namazını kılmıştır.

En yoğun imar faaliyetleri Fatih, II. Bayezid, II. Selim, III.Murat, I.Ahmed,I. Mahmud, II.Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde yaşanmış olup, sırasıyla medrese, minareler, türbeler, abdesthane, şadırvan, sıbyan mektebi, kütüphane, imaret, hünkar mahfeli,hünkar sofası ve muvakkithane külliyeye eklenmiştir.

1573 yılında Ayasofya Camii’nin bir tarafa doğru kaymaya başladığı (yönü bilinmiyor) ve çökme endişesi nedeniyle Mimar Sinan’a büyük bir onarım ve tamirat başlatılmıştır. Onarım 3 yıl sürmüştür.

Ayasofya Camisinin ilk minaresi Fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmıştır. Kuzeydoğuda bulunan minarenin II. BeyazıdGüneybatı ve kuzeybatı tarafındaki minareler II. Selim tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir.

Ayasofya Cami tüm Osmanlı Padişahları tarafından özenle korunmuş ve yapıya bir çok eklemeler ve onarımlar yapılmıştır. Bu onarımların en kapsamlı ve masraflı olanı Abdülmecid döneminde (1839-1861) yapılmıştır.

Ayasofya Cami Cumhuriyetin ilanından 11 yıl sonra 24 Kasım 1934 yılında müze haline getirilmiştir. 2 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay  (Başkan ve üyelerine şükranlarımızı sunarız.) kararı ile Ayasofya, müze statüsünden çıkarılarak ibadete açılmış ve tekrar Cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu karar sonrası 24 Temmuz 2020 tarihinde ilk Cuma namazı kılınacaktır. İlgili karar; https://twitter.com/RTErdogan/status/1281589428469760000?s=20

Namaz vakitlerinde iç mekanda bulunan mozaik süslemeler ve Hristiyan inancına ait figürler özel ışıklandırma ile kapatılacaktır. 

Aziz kardeşlerim, peki “KILIÇ HAKKI” sözüne gelelim: İslâm hukukunun bir kavramıdır, gayrı müslimlerin yaşadığı ve savaşılarak ele geçirilen topraklarda fetihten sonra hukukun izin verdiği bazı tasarruflardır ve bu tasarrufların başında, o beldenin en büyük ibadethanesinin olarak camiye çevrilmesi gelir… İbadethanelerin adedi fazla olduğu takdirde en büyüğünün yanısıra birkaçı daha cami yapılabilir ama o belde savaş ile değil de karşı tarafın “aman istemesi”, yani teslim olması ile ve kılıç çekilmeden, yani kan dökülmeden alındı ise kılıç hakkı tatbik edilmez.

Güzel bir hatırayla yazıma son vereyim; Fatih, İstanbul’u fethetmişti. Şimdi atının üzerinde ordusuyla şehre giriyordu.
Dervişlerden biri Fatih’in atının yularına yapışıp Padişaha şöyle dedi:
“Padişahım! İstanbul’u biz dervişlerin duaları sayesinde aldığını unutma.
Fatih, dervişin bu haline ve sözüne hafifçe gülümsedi ve:
“Doğru söylersin” dedi. Eliyle kılıcını işaret ettikten sonra da şöyle dedi:
“Ama sen de şu kılıcın hakkını unutma.”  Sağlıcakla kalınız.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir