İstanbul’un simge yapılarından biri olan Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, tarihi
bir ana tanıklık ederek 88 yıl aradan sonra ilk kez teravih namazına ev sahipliği yaptı. 1934 yılında müzeye dönüştürülen ve 2020 yılında Danıştay kararıyla
tekrar cami statüsü kazanan yapı, Ramazan ayının manevi atmosferiyle birlikte
cemaatiyle buluştu. Bu olay, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasından sonraki
süreçte kültürel ve dini mirasın ihyası açısından kritik bir dönüm noktası olarak
kayıtlara geçti.
İbadete açıldığı 2020 yılından itibaren salgın hastalık tedbirleri nedeniyle toplu teravih namazlarının kılınamadığı camide, kısıtlamaların kalkmasıyla birlikte
büyük bir yoğunluk yaşandı. Türkiye’nin dört bir yanından ve yurt dışından gelen ziyaretçiler, bu tarihi ana şahitlik etmek için saf tuttu. Ayasofya’nın kubbesi
altında yankılanan dualar, yapının hem Osmanlı dönemi mirasını hem de modern Türkiye tarihindeki sembolik önemini bir kez daha pekiştirdi.
Tarihsel bağlamda Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden itibaren ‘fetih sembolü’ olarak kabul edilmiştir. 88 yıl süren müze statüsünün ardından yeniden cami olarak hizmet vermesi, İslam dünyasında geniş bir yankı uyandırmıştır. Teravih namazıyla birlikte Ayasofya, sadece bir mimari eser değil,
yaşayan bir inanç merkezi olma vasfını tarihsel süreklilik içerisinde yeniden kazanmıştır.
Başlığın diğer anlamları için Ayasofya (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Ayasofya’nın da içinde bulunduğu külliye için Ayasofya Külliyesi sayfasına
bakınız.


Ayasofya (anlamı: Kutsal Bilgelik), resmî adıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i
Şerîfi, İstanbul’un Fatih ilçesinde kiliseden çevrilmiş bir camidir. Bizans
İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olmuştur. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar
tarafından fethedilmesinden sonra II. Mehmed tarafından camiye dönüştürülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1934 yılında yayımlanan kararname
ile tadilat çalışmasına alınmış, 1935 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye
dönüştürülme kararı alınıp müzeye dönüştürülmüş, kazı ve tadilat çalışmaları başlatılmış ve 1935’ten 2020’ye kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020’de
tekrar camiye çevrilmiş, 2024’te ise caminin üst katı bir müze olarak hizmet
vermeye başlamıştır.
Ayasofya, mimari bakımdan merkezî planı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde
önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır. Hristiyanlar için hem sembolik hem
de eksen olma anlamının yanında, turistik ve ruhsal bir çekim merkezidir.
Ayasofya adındaki “Aya” sözcüğü “kutsal” anlamına gelir. “Sofya” sözcüğü
ise Grekçede “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla
“Aya Sofya” adı, Nasıralı İsa’ya atfen “Kutsal Bilgelik” ya da “İlahî Bilgelik” anlamına gelmekte olup Hristiyan ilahiyatında Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır.Miletli İsidoros ve Trallesli Antemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatında
yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve İmparator I. Justinianus’un bu iş için büyük
bir servet harcadığı belirtilir.Bu çok eski binanın bir özelliği; yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan
getirilmiş olmasıdır.


Bizans İmparatorluğu döneminde Ayasofya, büyük bir “kutsal emanetler”
zenginliğine sahipti. Bu emanetlerden biri de 15 metre yüksekliğindeki gümüş ikonostasis idi. Konstantinopolis Patriği’nin kilisesi ve Doğu Ortodoks
Kilisesi’nin 1000 yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I.
Mihail’in Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş olup bu olay,
genel olarak “Schisma”nın yani Hristiyanlık tarihindeki en önemli olaylardan
biri olan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.
1453 yılında kilise, Osmanlı padişahı II. Mehmed tarafından camiye dönüştürüldükten sonra mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş
(içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış
ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde görülen
Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan
“Üçüncü Ayasofya” olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır.
Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde bir kez (7 Mayıs 558 tarihinde) çökmüş, Ayasofya’nın doğu tarafı da 558
yılında çöktü. Miletoslu İsidoros tarafından onarılan kubbeye dışarıdan payandalarla desteklenen alçak bir kasnak eklendi, kubbe kırk pencereyle hafifletildi
ve yüksekliği artırıldı.
Birinci Ayasofya


Ayasofya Kilisesi’nin inşaatı Hristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan
eden Roma imparatoru I. Konstantin tarafından başlattırılmıştır. 337 ile 361
yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin’in oğlu II. Constantius tarafından tamamlanmış ve Ayasofya Kilisesi’nin açılışı 15 Şubat 360’ta II. Constantius
tarafından gerçekleştirilmiştir. Socrates Scholasticus’un kayıtlarından gümüş
kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya’nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş
olduğu öğrenilir.
Adı “Büyük Kilise” anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi’nin adı Latincede
Magna Ecclesia ve Grekçede Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi.[6] Eski
bir tapınak üzerine inşa edildiği belirtilen bu yapıdan günümüze ulaşan bir
kalıntı yoktur.
Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi’nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk
sarayının yakınına (geçmişte müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans
İmparatorluğu’nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya, geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika
olup çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile
olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis
Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında
bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.
İkinci Ayasofya


İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II.
Theodosius bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa
edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya’nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim
415’te gerçekleşmiştir. Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya
da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381’de
İkinci Ekümenik konsil olan Birinci İstanbul Konsili’ne Aya İrini ile birlikte ev
sahipliği yaptığı sanılır. Bu yapı 13-14 Ocak 532’de Nika Ayaklanması sırasında
yakılıp yıkılmıştır.
1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji
Enstitüsünden Alfons Maria Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci
Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofya’nın ana
girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü
Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin
60 m olduğu sanılır.[6](Günümüzde, Üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında yer alan İkinci Ayasofya’ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı
zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere sebep olabileceğinden devam edilmemiştir.)
Üçüncü Ayasofya


İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator
I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha muhteşem bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında
gördüğü şekilde çizmiştir. (Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi
İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius’un Justinian’ın binaları
(Yunanca: Περί Κτισμάτων, Latince: De Aedificiis, “Binalar Üzerine”), adlı eserinde betimlenir.
İnşaatta kullanılacak malzemeleri üretmek yerine imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın
yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan
(Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl imkânlarıyla nasıl taşındığı bilinmez. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş
Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden
gelen taşlar kullanılmıştır.[12] İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir.
İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki hâlini almıştır.


Mimaride yeni bir anlayışı gösteren bu kilise yapılır yapılmaz derhal mimarinin baş eserlerinden biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiyeli Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532’de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537’de tamamlandı.
Kilisenin açılışını İmparator Justinianus ve Patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya, o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim”
demiştir. Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Jüstinyen döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe, pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer verir. Ayasofya,
İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki Bizans döneminde yaşayanlar, Ayasofya’yı “dünyada tek” (“singulariter in mundo”) olarak nitelemişlerdir. Ayasofya’da çan kulesi bulunmamaktadır. Novgorodlu Antonius’un belirttiği üzere, ibadete sementron (tahta levhaya
vurulan tahta tokmak) ile davet edilmektedir. Ayasofya’nın önünde yer alan Augusteion Meydanı, Doğu Roma başkentinin idari ve dini merkezi konumundaydı. Meydanın ortasında ise I. Justinianus’un atlı heykelinin yer aldığı sütun bulunuyordu.
Yapım sonrası
Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558
depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü[9][12] ve ilk ambon, kiboryon ve
sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlat58
sirdergisi.com Mart 2026 – Ramazan 1447
tı ve bu çalışmanın başına Miletli İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi.
Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında
hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6,25 m daha yükseğe yapıldı.
Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.
Yüzyıllarca Konstantinopolis Doğu Ortodoks patriğinin merkezi olan
Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine ev sahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantinos “Törenler Kitabı” (Decaerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.
Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarım kubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani’deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir
ettirmiştir. Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.
Latin istilası dönemi
Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti’nin Doçu Enrico
Dandolo komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis’in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilir.
Kiliseden aralarında İsa’nın mezar taşından bir parça, İsa’nın sarıldığı bez olan torino kefeni, Meryem’in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar çalındı, kapılardaki altınlar bile sökülerek batı kiliselerine götürüldü şeklinde anlatılır. Latin İstilası
(1204-1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. 1204 yılında Ayasofya’da Latin Patrikhanesi kurulmuştur. Ayasofya, o dönemde Bizans’ın ana patriklik kilisesi olduğundan, Latinler de kendi patriklerini burada tahta çıkarmışlardır.[17] 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya’da giymiştir.
Enrico Dandolo adına konan mezar taşı Ayasofya’nın üst galerisindedir.
Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirilen 1847-1849 restorasyonu sırasında mezarın gerçek bir mezar olmadığı; Enrico Dandolo anısına bir sembolik plaket olarak konulduğu ortaya çıkmıştır.
Son Bizans dönemi
Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslıların kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. 1317’de imparator II. Andronikos finansmanını ölen eşi İrini’nin mirasından karşılayarak binanın kuzey ve doğu kısımlarına 4 adet istinat duvarı (Orta Çağ Yunancası: Πυραμὶδας Piramídas)
ekletti.[18][19] 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs
1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.
Cami dönemi
İstanbul’un 1453’te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur[20] ve Florentine Cristoforo Buondelmonti[21] gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenir.
Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmed kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Minarelerden biri de sultan II. Bayezid tarafından eklenmiştir.

  1. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden
    Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın
    iki yanında yer alırlar.
    II. Selim döneminde (1566-1574) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek son derece sağlamlaştırılmıştır. Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Doğu Roma İmparatorluğu dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili eklemiştir (1577).
    Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlid balkonu), vaaz kürsüsü sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, Helenistik Dönemden kalma (MÖ IV. yüzyıl), kaymak taşından yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.
    sirdergisi.com Mart 2026 – Ramazan 1447
    Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecid’in emriyle Gaspare Fossati ile kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır.[18] Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi.
    Kazasker Mustafa İzzed Efendi’nin (1801-1877) eseri olan; Allah, Muhammed, Dört Halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimlerinin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da
    gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir