Bil ki, bazı kimseler medhü senaya düşkündürler. Daima adlarının iyi söylenmesini arzu ederler. Şeriata uymayan işleri için bile bunu isterler. İnsanların ayıblamasını ise, haklı hususlarda olsa bile, kötü görürler. Bu da kalb hastalığından ileri gelen bir şeydir.
Kalbin, övülmek ve ayıblanmaktan duyduğu lezzet ve acının sebebi bilinmedikçe ilâcı bilinmez. Lezzetinin dört sebebi vardır:
Birinci sebeb:
Bundan önce anlatıldı ki, insan kemalini sever; noksanlığı sevmez. Övülmenin ise, daima kemal delili olduğuna inanır. Bazen kendi kemalinde şüpheye düştüğü için o kemalin lezzetini tamamıyle bulamaz. Bir kimsenin medhini duyup kalbindeki şüphe sarsıtısını durduran bir yakın hasıl olunca, tam lezzet hasıl olur. Zira kendisinde kemal kokusu bulacak rubübiyet eseri zahir olur, Rubübiyet ise insanın yaratılışı icabı sevgilisidir. İnsan kendisinin ayıblanmasını duyarsa kendisinde noksanlık bulunduğundan haberdar olur. Bu sebebten üzülür. Eğer övülme ve ayıblanmayı geveze ve boşboğaz olmayan bilgili, insani, alim bir üstaddan duyarsa şübhesiz daha çok haberdar olur; sıkıntı ve rahattan daha çok etkilenir. Eğer medhü senayı basiretsiz bir kimseden duyarsa o derece sıkıntı ve rahatlık bulmaz. Zira o kimsenin sözü ile tam yakin hasıl olmaz.
İkinci sebeb:
Övülmek, övenin kalbinin övülene bağlandığına, övenin kalbinde övülenin itibar ve mertebesinin tesir ettiğine delildir. İtibar zaten sevilir. O halde öven kimse büyük bir şahsiyet olursa, kendisinde bu lezzeti daha çok bulur. Zira öyle bir kimsenin kalbini elde etmesiyle gücü artar. Eğer öven aşağı bir kımse ise o derece lezzet bulmaz.
Üçüncü sebeb:
Övülmesi, başkalarının kalbinin de kendisine bağlanmasına vesile olur. Zira o kimse onun medhini yaptıkça, başkaları da ona karşı iyi niyet besler. Onun övmesi ve iyi niyet beslemesi başkalarına da sirayet eder. Sözüne güvenilen bir kimse tarafından yapılırsa, lezzet daha çok olur.
Dördüncü sebeb:
Övülmek; öven kimsenin, haşmeti sebebiyle kendisine mağlup ve kahrına ram olduğunu gösterir. Zira haşmet kahırla da olsa insanların kalbinde sevilir. Kendisini öven kimsenin inanarak değil, ihtiyacından dolayı övdüğünü bile bile, yine onun övmesinden haz duyar, bunu gücünün üstünlüğüne yorumlar.
O halde eğer öyle bir şekilde övse ki, övülen onun yalan söylediğini ve kimsenin ona inanmayacağını, yahut bunu kalbinden söylemediğini, yahut korkusundan değil, sadece alaylı yoldan söylediğini bilse, hiç o övmenin lezzeti kalmaz. Zira lezzete sebeb olan haller bulunmamış olur. Hal böyle olunca, o lezzetin sebebleri bilinirse, onun tedavisi ciddiyet ve gayret gösterildiği takdirde kolay olur.
Birinci sebeb ki, övenin sözü ile kendi üstünlüğüne inanmaktır. Bunun ilâcı şöyledir:
Düşünmelidir ki, eğer onun söylediği sıfat ilim ve zahidlik kabilinden ise, senin sevinmen ilim ve zahidlik sıfatının sende bulunduğundan, Allah Teâlâ’nın bu sıfatları sana nasib etmekle yaptığı lutuf ve ihsanından dolayı olmalıdır. Seni öven kimsenin sözünden dolayı olmamalıdır. Zira onun ve başkasının sözü ile sende bulunan sıfatlar ne artar, ne de eksilir. Eğer anlattığı hususlar dünyalık çokluğu, ferahlık ve zenginlik kabilinden olursa, zaten bu sevinmeye değmez. Sevinmeye değse, öven kimsenin övgüsü ile değil, onlarla sevinmelidir. Hatta övgüye lâyık alim ve zahid olan kimsenin, ilmi ve zahidliği ile sevinmemesidir. Akıbetini düşünüp kötü akibetle gitmekten korkmalıdır. Zira kimse akıbetini bilmez. Akıbet bilinmeyince de her şey boştur. Zira bir kimsenin yeri cehennem olacaksa, o neye sevinir, Eğer anlatılan ilim ve zahidlik sıfatları kendisinde olmadığını biliyorsa, onunla sevinmek apaçık akılsızlıktır. O şuna benzer ki, bir kimse ona: «Bu hoca çok kıymetlidir. Onun içindeki barsakları misk ve anberle doludur» derse, halbuki kendisinin necaseti ve kötü kokularla dolu olduğunu bilirse, eğer bu sözüne sevinirse, onun bu hali deliliğin kendisi olur. İtibar, haşmet ve bunların sevgisiyle alakalı sebeblerin ilâcı ise daha önce anlatıldı. Bir kimse seni kötülediği zaman, buna üzülmenin, kızmanın ilâcı ise buna kızmanın sadece cehalet olduğunu düşünmektir. Zira eğer doğru söylüyorsa, o kimse, hatana karşı seni uyaran bir melektir. Eğer yalan söylüyorsa vebalini yüklenen bir eşektir. O halde Hak Tealâ bir kimseyi mesh edip eşek, şeytan, yahut melek şekline koyarsa, ona niçin üzülürsün. O halde o kimse doğru söylüyorsa, ona üzülmemen gerekir. Çünkü o noksanlık sende vardır. Eğer yok ise, onun sözüne üzülmemen gerekir.
Eğer o noksanlık din ile ilgili ise böyledir. Eğer dünyaya ait bir noksanlık ise, din ehli yanında kusur değil, belki hünerdir. Diğer bir ilâç da şudur ki, düşünmelidir, onu kötüleyen kimsenin söylediği sözler iki halden ayrı değildir. Eğer doğru ve acıdığı için söylüyorsa, ona teşekkür etmelidir. Zira bir kimse senin elbisen içinde yılan var, sakın, diye sana haber verirse ona teşekkür edersin. Dindeki kusur, yılandan da tehlikelidir. Zira dindeki kusur ahiret helâkına sebeb olur. Yine eğer bir padişahın huzuruna çıkmak isterken, birisi sana «ey pis elbiseli adam! Önce elbiseni temizle, ondan sonra padişahın huzuruna çık», derse, sen kendine bakınca, doğru olduğunu görürsen ve O pislikle padişahın huzuruna çıksaydın cezalandırılacağını kesin olarak bilsen, o kimsenin bu sözleri için ona teşekkür edersin. Zira onun uyarmasıyle ceza tehlikesinden kurtulmuş olursun. Eğer seni ayıblayan kimse seni üzmek ve kırmak kasdıyle söylüyorsa, o da sana faydadan uzak değildir. Zira o kimse doğru söylediği için sana faydalı olmuştur. Onun bozgunculuğu ise dininde işlenen bir cinayettir. O halde zararı ona, faydası da sana olunca buna üzülmek akıl işi değildir. Eğer yalan söylüyorsa, düşünmelisin ki, sen bu ayıbtan pâk isen de, bu kimsenin bilmediği ayıbların vardır. O halde Hak Teâlâ’nın senin ayıblarını lütuf perdesiyle örttüğüne ve o kimsenin de sevâblarını sana hediye ettiğine şükür etmelisin. Eğer seni övmüş olsaydı ,seni öldürmüş gibi olurdu. O halde nasıl seni öldürdüklerine sevinirsin ve sana hediye verdiklerine üzülürsün. Bunu, şekilci olup da işlerin ruhundan haberi olmayan kimseler yapar. Akıllıların akılsızlardan farkı, ruhu olan işlerin zahirine değil, belki hakikatine ve ruhuna bakmakladır. Hülâsa insanlardan tama’ ve (fayda) ummak kişinin kalbinden zail olmadan bu hastalık ondan zail olmaz.
İmam-ı Gazzali Kimya-i Saadet kitabından /Kityay Yayınları
